Seyho, lal tasina bakar gözlerinde
- Lal tasinda gezer gibisin. Güvercinleri de Nuh misali ucuruyorsun. Söyler misin simdi Feratim, senin bu
yüzügün hamur, mum isi degil, belli. Ferhat, Sirini kayaya cizdi, resmine baka baka külüngünü daga
vuruyordu. Sen, hangi resme baktin da bunu taktin Hangi dagi delmedesin Bedesten Dagindan bosuna
almadin bu lal tasini, alip da altina sirdas etmedin. Lal tasi takanin yeri taslik, daglik yer olur. Ben cok yer
gezdim, cok insan tanidim; seyhinden dilencisine, kalenderinden tüccarina, asigindan soytarisina. Bu
gönül daginin alti, altin madeninde, üstü dumanli, karli buzlu, gülü zirvesinde. Nedir bu Feratim,
cikaramadim bir türlü.
Ferhat, Sait ustasinda dinler gibiydi Seyho kirvesini. O konusuyordu sanki. Seyho konusuyor, Sait Usta da
tasi cekicliyordu. Ferhat, bir tek kelime konusmadi. Söylenenler, gönül dagina karlar yagdiriyordu. Bir uzak
gecmis, bir uzak hasret dumanlari yükseliyordu bu karli daglardan. O alnindan soguk soguk terlerin aktigi,
dikili buz parcasina tutundugu, tir tir titredigi rüyasini animsadi birden. Seyho kirvesi, Said ustasina
dokunuyordu; cekicine, tasina.